FRIHOST • FORUMS • SEARCH • FAQ • TOS • BLOGS • COMPETITIONS
You are invited to Log in or Register a free Frihost Account!


Uykucu -Öykü-





aFamous
Quote:
Seçkin görünüşlü kabul masasına ilerliyorum. İçerilerden hareketli bir latin müziği geliyor. Bankodaki bakımlı iki hanım bana gülümseyerek bakıyorlar; “Buyrun, kayıt mı yaptıracaksınız” yaptıracak mıyım? Her yerlerde kayıt oluyoruz zaten, doğduğunuzda başlıyor bu çılgınlık ve hayat boyunca yakanızı bırakmıyor. Ne işim var benim bu lüks salonda? Düpedüz ayranı yok içmeye durumu. Gerçi parayı sevgilim ödeyecekmiş, eline bir kilo elma alıp gelmeyi akıl edemeyen sevgilim! Birdenbire beni spora teşvik etmeye karar vermiş. Sürekli uyuyor olmamdan bıktı adam haliyle. Banknotları sayıyorum dikkatle, bu iş de bitti.

“Değerli eşyalarınızı şu kasalardan birine koyup anahtarı beraberinize alın lütfen” diyor. Her gün ayni sözleri onlarca kez söylediğini belli etmemeye çalışıyor. Ama belli oluyor. Bana bakan gözleri, bana gülümseyen kırmızı rujlu düzgün dudakları aslında suretimi delip geçiyor. Kendimi şeffaf hissediyorum. Sanki uğraşıyor da göremiyor beni.

29 numaralı kasayı seçiyorum, içi fazla dolu olmayan askılı çantamı ikiye katlayıp küçük kasaya tıkıştırıyorum. Gözüm üzerlerinde “kirli” ve “temiz” ibareleri olan sepetlere ilişiyor. Uzanıp bir çift temiz galoş alıyorum. Kurallara uyalım. İçeri doğru yürüyorum, üzerimi değiştirmek için tarif ettikleri kapıyı buluyorum. Ah Tanrım ne kadar uysalım!

Soyunma odası pırıl pırıl, içerde nefis bir koku var. Duvar boydan boya eşya dolapları ile kaplı, rasgele birinin kapağını açıyorum, hızla üzerimi değiştiriyorum. Kasa anahtarını spor çantamın gözüne koyup dolabı kapatıyorum, minik kilidin anahtarını da eşofmanımın cebine koyuyorum. Sağlam bir yerde olduğundan emin olabilmek için iki kez cebimi dıştan yokluyorum.
Salona spor hocamı bulmak üzere yürürken (öyle tembih edilmişti), güneş gözlüğümü (aslında o da numaralıdır) başımın üzerinde unuttuğumu fark ediyorum. Aman şimdi kim ayni çıldırtıcı eylemleri tekrarlayacak, duruversin ne olacak.

“ Kadın çantasını açar içinden cüzdanı çıkarır, çantayı kapatır, cüzdanın çıtçıtnı açar içinden bir milyon çıkarır. Cüzdanın çıtçıtını kapatır, çantayı açar cüzdanı içine koyar çantayı kapatır. Parayı biletçiye uzatır. Adamın verdiği bileti ve 250 binliği alır, büyük çantayı açar, cüzdanı çıkarır, büyük çantayı kapatır, cüzdanın çıtçıtını açar, parayı ve bileti içine koyar, çıtçıtı kapatır, büyük çantayı açar, cüzdanı içeri koyar, çantayı kapatır. Ve birden bileti elinde tutması gerektiğini hatırlar, otobüs gelmiştir, acele etmelidir, büyük çantayı açar... Tam arkasında duran soluk benizli genç, kadın bu son harekete yeltendiğinde, kendini daha fazla tutamaz, bulunduğu yere yığılır. Sıkıntıdan kalbi durmuş olmasa bari!”

Kendimi hayalimde bayılan soluk benizli gence bakarken buluyorum, oysa Ahmet beye yani spor hocama bakıyor olmalıydım. Uyanmaya çalışıyorum. Neyse ki sersem hallerim yeni olduğumu bütün çıplaklığı ile gözler önüne seriyor. Salonun sağ köşesinden, gelişmiş adaleli göğüs ve omuzlarını açıkta bırakan siyah atlet giymiş bir adam bana doğru koşuyor. Yetişmeye çalışıyor adeta. Yoksa buracıkta son nefesimi veriyorum mu sandı.

“Ben Ahmet” diyor beni gören gözlerle. Buna memnun oluyorum.

Boyumu ve kilomu ölçüyor alışık hareketlerle... “Hımm iyi” diyor “kilo problemimiz yok, amaç nedir? Vücut geliştirmek değil herhalde” gülüşü samimi. Başımı hayır anlamında sallıyorum. “Biraz enerjik olmak istiyorum, sanırımmmm evet sanırımm bunu istiyorum” sonunda ne istemiş olabileceğimi bulduğum için seviniyorum. Kuzenim “ne istediğini bilmezsen çevren istemediklerinle dolar” der. Ahmet bey bana ilgiyle bakıyor hatta gülümsüyor yoksa bu lafı sesli mi söyledim. Anlamamazlıktan geliyorum.

“Yeme alışkanlığınız nasıl, dengeli bir beslenme diyeti önerebilirim” tabii önerilere her zaman açık olmuşumdur. Önce kahvaltı sonra öğle yemeği menüsünü alıyorum akşam yemeğindeki tavuğa itiraz ediyorum; “Tavuk yemiyorum”. “Neden?” “Çok aptallar” “Pardonn?” dangalaklığımı çabuk fark ederim, hemen düzeltiyorum “yani çok sağlıksız şartlarda büyütülüyorlar, güneş bile görmüyorlar, hormonlar filan işte” “Haaa, ben de size yunus kaburgası önermeye hazırlanıyordum” gülüyor, rahatladı zavallı adam. Ben de gülüyorum haliyle.
“Kaç gün geleceksiniz haftada?” “İki” “Ama ben diğer günler de harekete devam etmenizi isteyeceğim, ister yürüyüş yapın isterseniz, hımmm, evinizde spor aleti var mı?”
“Var, airwalk” Sevgilimin karısının eskisi, yeni evlerine geçerken münasip bir yere sığdıramamışlardı, bana verdiler yani o verdi.
“Çok güzel işte!” sesi yerçekimi kanunu bulmuşçasına neşeli ve enerjik çıkıyor. Ne güzel bişey bu Allahım. Ben de böyle olabilecek miyim?
“Ama ben kullanmıyorum” fazla sevinmesine müsaade edemem, aramızdaki korkunç fark daha da açılmasın! “Nedeenn?” “Ölesiye sıkılıyorum” üç dakika üç asır gibi geliyor. Böyle alırım hıncımı işte. Tekrar ilgiyle bakıyor yüzüme otuzbeşine gelmiş yüz çizgilerimden gizli anlamlar okumak istiyor. Kırışıklık başlangıçlarım ser verip sır vermiyorlar. Vücudumla iletişimimiz iyidir genelde!
“Peki başlayalım o zaman, bugün hafif bir program vereceğim.” Amorf salonun göbeğinden çıkıp, göğüs kafesine doğru ilerliyoruz. Duvar diplerinde onbeş kadar koşu bandı var. Bir tanesine tırmanıyoruz. O kenarda duruyor. Tuşlara basıyor bişeyler ayarlıyor. Bant hareketleniyor, dengemi bulmaya uğraşıyorum.

“Alışıncaya kadar şuradan tutunun, bu iki tuştan down/up hızınızı kendinize göre ayarlayın, tamam mı?”
“Tamam” hızı arttırıyorum satte 5 km ye kadar çıkıyorum, hızlı gibi, tekrar dörbuçuğa düşürüyorum. Bu daha iyi.
“Burada fazla sıkılmayacağınızı umuyorum; insanlar, müzik, az sonra step gurubu başlayacak, onları seyredersiniz” onay beklercesine gülümsüyor.
“Evet, sanırım sıkılmayacağım, teşekkür ederim”
“Tamam, siz devam edin, ben arada uğrayacağım size” yavrusunu yatılı okula teslim eden bir anne gibi... Anlayışlı, şefkatli bir bakışı var.


O gitti artık, yalnız kaldım.
Dijital zaman sayacına bakıyorum;

00.46, 00.47, 00.48

Varış yerine bakıyorum 60 dakika, Aman Allahımm! Bunu düşünmemeliyim. Etrafı seyret, etrafı seyret, zamana bakma!

Gözlerimi salonun dört bir yanında gezdiriyorum. Büyük bir yer, birçok spor aleti var. Tavan ve duvarlar tamamen ayna. Yer döşemesinin ne olduğunu bilemiyorum, ayna gibi parlayan bir şey. Işıklar çok parlak. Koşu bantlarında benden başka üç kişi var; erkek olan ve kadınlardan biri koşuyor, diğeri benim gibi yürüyor. Daha uzakta vücut geliştirme aletlerinin arasında gezinen birkaç genç erkek var. İkide bir durup aynada pazularına bakıyorlar, sırtından poposuna doğru kaçamak bir bakış atıyor saçları sıfıra vurulmuş esmer bir çocuk.
Müzik yüksek volümlü ama korktuğum üzere beni rahatsız etmiyor. Latin müziğini hep sevmişimdir.

Bakma bakma!

Ne diyordum? Hiç bir şey aslında. “diyeceklerini içine atma” der kuzen. Aslında hiç bir şey biriktirmeye gelmezmiş; para, eşya, duygular. Hiç biri biriktirilmemeli –bütün fiziksel/duygusal hastalıklar, dünyadaki adaletsizlik, savaşlar, aklına gelecek her türlü olumsuzluğun nedeni biriktirme alışkanlığıdır- der. Pek emin konuşuyor. Aslında akla yakın ama uygulanabilirliği var mı? Bunu sordum ona “yok” dedi. Gülmüştük hem de kahkahayla.
O zaman bilmenin ne yararı var? Bunu da sordum: “Arada ince bir delikten sızmayı başarabilen istisnalar bulunur” dedi.


Sayma sayma!

Ama o ben olmayacağım, burası kesin. Parayla, pulla işim olmaz ama duygular, duygularımm. Kaç yerden kendimi görebildiğimi sayıyorum; tam sekiz, hayır dur, tavandakini saymamışım, tavandakileri de sayarsak 11 değişik aynadan kendimi görebiliyorum. Hepsi de değişik açılardan. Bazıları birbirine çok benziyor. Yine de küçük bir açı farkı var. Yürüyen kadın gitmiş, koşanlar hala koşuyor. Onların kaç açıdan görülebildiğini de sayıyorum, altı sanırım, evet altı, şimdilik bu kadar görebildim. “şeyler olduğu yerde hep duragelmiştir, sırası gelmeden göremeyen bizleriz” der kuzen. Uzakta, dipte bir aynada yeşil eşofmanlı bir kadın var, sarı kıvırcık saçlarını arkadan toplamış. Yüzünü göremiyorum ama tuhaf bi renk doğrusu, eşofmanı yani.

Unut, unut!
Aynalar başımı döndürdü. Dengemi korumakta güçlük çekiyorum. Aa gözlüğü taksam, hem şu kadına bakayım, yeşil eşofmanlıya. Kara gözlüklerimi takıyorum, dengem yerine geliyor. Ohhh dünya varmış, ışıklar azaldı, aynalar uzaklaştı. Salonun karnı gibi olan yerde step başladı şimdi. Müzik hala çok güzel. Ne kadar uyumlu insanlar. Her hareketi kaçırmadan, şaşırmadan, büyük bir zerafet içinde yapıyorlar. On kişi kadar varlar herhalde. Hocaları manken gibi güzel bir kız. Gülüyor, zıplıyor, hop! Kiiüçç, şimdi! Hopp. Lastik gibi vücudu var. Kırmızılı, altın sarılı mayosuyla moda dergisinden fırlamış gibi.
“Karizma mı yapıyorsunuz?” İrkiliyorum, hocanın geldiğini fark etmemiştim. Utançla mazeret bulmaya çalışıyorum. Güneş ışığının zerresinin bulunma olasılığı sıfır olan burada ve şimdi, neden kara gözluk?
“Numaralı da, diğerini almayı unutmuşum. Aynalar başımı döndürdü” güzel bir açıklama oldu, üstelik gerçek. –Hangi gerçek?- der kuzenim.

19.57... 19.58... 19.59... 20.00
Şükür, şükür

Üçte biri bitti ve yarısına sadece on dakika kaldı. –Hareket eden her şey önce hedefin yarı yoluna ulaşmalıdır- der kocam, heyy şaşırttım sizi!. Aslında eski kocam demeliydim. Ayrılalı birbuçuk sene oluyor. Nitelikli işsiz. Hala bizim evimizde oturuyor, iki küçük kızıma bakıyor. Ben üç evde oturuyorum. Daha doğrusu o muhtelif evlerin bir Beni var. Eskisinde çocuklarım ve baba/dadıları ile, ikincisinde sevgilimle, üçüncüsünde ev arkadaşım ile oturuyorum. Haftayı parçalara böldüm, bir orda bir burda bir şurda uyuyorum. Aaa bazen de kuzene gider kalırım. Bu yeşilli kadının sureti hala orada aynada duruyor ve fakat aslı nerede her köşeyi taradım (Gözlerimle… Tarağım evde kalmışş, iğğrennçç!) bulamadım. Hırs yaptım. –hırs iyidir, uyanık tutar- der’im... Stepte işler yolunda, gerçekten kulağa ve göze bir ziyafet bu. Uykum var, ben burada ne yapıyorum. Hasta mısın kızım sen yaa...


32.27
Heyyy heyyy

Ben kendimi ve birinci evdeki kişilerimi geçindiriyorum. Rahmetli babamdan almaya başladığım (Bekar sınıfına terfi ettiğim için) emekli maaşı ve akrabalarımdan ara sıra akmayıp damlayan katkılar ile başarıyorum bunu. Hayır canım, sevgilime de ben bakmıyorum artık. O kadar aptal olmam beklenemez. Ona parasal değil şefkatle bakım yapıyorum. Tükenmeyen iş toplantılarında asiste ediyorum onu, seyahatlerinde yol arkadaşı oluyorum gizli saklı. Zavallı canım sevgilimin, karısı ile benim aramda çok hırpalanmaması için büyük ihtimam gösteriyorum. İş bulmamı istemiyor, yardım da etmiyor. –En önemli meziyet, sadakattir- der sevgilim. Bu yeşilli kadın beni deli edecek! Dayanamıycam vallahi, gidip bakacağım. Aleti çalışır şekilde bırakıp aşağı atlamayı başarıyorum. Koşup bir bardak su alıyorum.
Bütün salonu dolaşıyorum, hoca ortalarda yok. İyi ki yok, kaytardığımı düşünmesini istemem. Uyumlu, uslu biriyim ben. Fakat Yeşilli Kadın’dan hiçbir iz yok ne aynada ne asılda! Daha biraz önce görüyordum oysa. Ben su doldururken geçip gitmiş olmalı. Şu işe bak! Ne zamanlama ama.
Mahkumiyetime geri dönüyorum, önce üzerine çıkabilmek için hızını yavaşlatıyorum ve hoop. Oldu İşte...

40.55
Sık dişini, sık dişini!

O yeşil renk bana güzel bir nehir suyunu anımsattı birdenbire. Bir an orada nehir dibine uzandığımı düşünüyorum. Ohhh uykum var. Ve orada nehrin tabanında öylece yatarken, sırtıma batan birkaç ufak taş parçası, beni hala ben olduğum duygusu ile öpüştürüyor. Bir sihir olsun istiyorum; yattığım yerden metrelerce aşağı inmek, oluşturduğum çukura hızla doluşan suların darbeleri altında, güzelim dünyamın dibine doğru yatarken onun kalp atışlarını yüreğimde hissetmek istiyorum. Aslında galiba ben o olmak istiyorum. Ateşler içinde yanan mavi dünyanın bağrı! Sonra... Şimdiye kadar hiç inilememiş o derinlikte ateşlerin bağrında yatarken üzerimden hücum eden suların ateşle buluşmasını, çıkardığı sesleri, buğuları ve kokuları çekmek istiyorum içime, hem de annemden çıktığım ilk anda aldığım mucize nefes kadar özlüyorum bunu...Ve o noktada yanıp kül olmak istiyorum, artık yalnızca mavi dünyanın külü olarak onun ve insanlarının ayak bastıkları hiçlik olayım istiyorum. Asla bir daha doğmayayım lütfen... Ne ne? Seni sersem kadın! Uyumak için değil enerjik olmak için geliyorsun buraya.

49.18
Nerdeyse nerdeyse!

Allahımmm sıkılıyorum, ölesiye sıkılıyorum. İtiraf ediyorum ki bu bana göre bir şey değil. On bir çeşit açıma bakıyorum sırayla; dördüncüde hafif göbek çıkıntısı, sekizincide yakamın biçimsiz durduğunu, onuncuda başımın üstündeki sert bir buklenin asi bir başkaldırış yapmış olduğunu fark ediyorum. –Her şey görecedir- der kuzen. Step bitti, demek kırk dakikaymış. Ortalık iyice sakinleşti. Ama o ne? O kadın, yeşilli yine ayni yerde. Benimle alay etmeye nasıl cüret edersin be kadın! Bu sefer gözümü dikip bakacağım ve kesinlikle kaçırmayacağım. Yüzünü, gözlerinin ifadesini görmek istiyorum. Dedim ya anlamsız hırslar yapmayı severim, beni uyanık tutar.


59.59... 60.00
Kurtuldumm kurtuldum!

Stopa basıyorum, o kadar ani duruyor ki öndeki aynaya kapaklanacak gibi oluyorum. Bundan ne öğreniyoruz; demek ki durdurmadan önce yavaşlatmalıyız. Öğrenmeyi, örnek almayı severim ben. Eskiden böyle günde onaltı saat uyuyan biri değildim tabii. Her şey için vaktim oluyordu. Yeşilli kadının tarafına koşar adım atılıyorum, aynada göremiyorum. Çok normal, bakış açım değişti çünkü. Hayır maalesef yok yine kaçırdım. Uyanık kalamadım. –biz aslında hep uyuyoruz, bir günde bir kaç saniye uyanabilsek bile başarıdır- der kuzen.

Hocam gülümseyerek yaklaşıyor “geçmiş olsun Sibel hanım” “teşekkür ederim” “bugün yalnızca karın hareketi yapın, yirmi kez, sonra gidebilirsiniz, fazla yüklenmeyelim ilk günden” “tabii hocam, tekrar teşekkürler”

İnce lüks minderlerden bir tane çekip üzerine uzanıyorum. Atmış dakikadan sonra bu çocuk oyuncağı. Sahi atmış dakika yürüyerek nereye gittim ben? Sadece ben mi, başkaları da… Ha bire yürüdük, koştuk, yine de arpa boyu yol almamışız! Oysa 4,5 KM lik bir yere varmış olmalıydım şu anda! Şimdi burayı dairenin merkezi olarak alırsak ve bir pergelle dörtbuçuk km yarıçaplı bir daire çizerseeekkk... Aman sana ne yaaa. Neyse bu iş bitti. Çıkıp gideyim artık, bitsin bu işkence. Ayağa kalkarken kapıdan çıkan yeşilli kadını görüyorum, daha doğrusu eşofmanının bir ucunu. Kısa bir uyanma anı yaşadım galiba. –Bu kadar uzun uyuman sağlıklı değil- diyor sevgilim.

Arkasından kapıya atılıyorum, karından rahim kanalına benzeyen kıvrımlı ince koridora geçiyorum. Kimseler yok. Zaten ortada pek kimse kalmadı. Soyunma odasındadır belki. Hayır soyunma odası serin, temiz dingin ve boşş. Elimi cebime atıyorum anahtar için, peki hangi dolaptı? 29 du galiba. Anahtar yok! Aman Allahım bir bu eksikti. Yere yatarken düşürmüş olmalıyım. Koşarak karına dönüyorum minderimi kenara kaldırma nezaketi göstermediğimden hala ortada duruyor. Koşup çevresine göz atıyorum. Çok şükürrr! Buldum ama iki anahtar var yan yana. Buradaki tek sersemin ben olmadığını görmek rahatlatıcı tabii. Etrafta sormak için birilerini arıyorum. Karın boş. Çaresiz ikisini de alıyorum, bunlardan biri benim o kesin. Benim olmayanı getirir yine buraya bırakırım.

Soyunma odasında hala kimseler yok. Doğrudan 29 numaraya yöneliyorum anahtarı deliğe sokuyorum. Açılıyor! Amma da şanslıyım. Birde bir! Ama bunlar benim eşyalarım değil ve veee bu yeşil eşofman. Tanrım şaka mı bu? Tesadüf beni sendeletiyor kendimi bir adım geri atıyorum diğer elimdeki anahtar yere düşüyor. –Tesadüfler tesadüfen oluşmaz- der kuzen. Beni daha da çok şaşırtan şey alt gözde ayakkabının durması gereken yerde bir tabancanın oluşu. Yoksa tesadüfler beni yıkmaz derdim. Tabanca gri madeni renkte, hatta beyaza çalıyor. Pırıl pırıl parlayan küçük, zarif bir alet. Bir tabancayı yakından hiç görmemiştim. Kapağı derhal kapatıp bu tesadüften uzak durmalıyım. Yapamıyorum, ona bir kez dokunsam? Deli olma, saçmalama! Ne olur yani bir kez elime alsam, bu fırsat bir daha ele geçmez.

Çekinerek uzatıyorum elimi, birden duruyorum. Yemezlerr! Parmak izlerim kalır üstünde. Bunca polisiye romanı boşa okumadık biz. Boynumdaki havluyu elime alıyorum, ama bu çok kalın. Ben onu parmaklarımın arasında hissetmek istiyorum. Yeşil eşofmanın asılı olduğu askıda bir eşarp var, açık mavi. Ne kadar şanslıyım. Onu özenle elime sarıyorum, eldiven gibi oldu. Tabancayı yeni doğmuş bir bebeğin nazik tenine dokunurcasına elliyorum. Sonra sağ avucumla kavrıyorum. Tam benim küçük elime göre sipariş edilmiş. Madeni soğukluk eşarbın ince dokusundan tenime sızıyor. Heyecanlandırıcı! Yandaki aynada onu ve kendimi seyrediyorum, tabancayı başıma doğru yükseltip poz veriyorum. Hani rus ruleti tripleri.

Arkamdaki kapı açılıyor, dönüp bakmak istiyorum. Çok ani hareket ettim galiba. Dann diye hayvani bir ses gümbürdüyor kulaklarımın dibinde.
Korkudan ödüm patlıyor, kendimi kaybediyorum bir an. Kötü bir şey olmuş olmalı. –que sera, sera- (olacak olan olur) der kuzenim.

Gözlerim sımsıkı kapalı, açmaya cesaret edemiyorum. Büzülüp kaldığım yerde iyice küçülmek, gözlerden yitmek istiyorum. Bağırtılar duyuyorum kapı tekrar gürültüyle açılıyor. Rüzgarı bulunduğum köşeye kadar geliyor. Artık saklanamazsın, sonsuza kadar olmaz, aç gözlerini!

Açıyorum... Korkunç! Aman Tanrım ben ne yaptım böyle. Her yer kan gölü. Ayna beyin parçalarına bulanmış. İki metre ötemde yatıyor kadın! Yüzü parçalanmış. Kim olduğunu anlayamıyorum. İnsanlar yardım çağırıyor, biri poliss diye bağırıyor. Bana bakan yok. Bu iyi. Fakat eninde sonunda benimle ilişki kuracaklar. Burada bir cinayet var ve odadaki tek kişi benim. Aman Tanrımm. Bunları başıma sen getirdin canım sevgilim. Bıraksaydın uyusaydım, kime zararım vardı sanki.

Polis geldi, tabanca kadının yanında yerde duruyor. Konuşmaları duyuyorum ama ayrıştıramıyorum daha çok anlamsız bir uğultu gibiler. Ara sıra tek bir kelime fırlıyor aradan, algıma çarpıyor...

“Sorgulama”, “kimse ayrılmasın”, “fotoğraf”, “parçaları toplayın”, “torba, ceset torbası”

Kimsenin beni görmemesine şaşmamalı. En dipteki soyunma dolabının üstüne tünemişim çünkü. Konumumun yeni farkına varıyorum. O panik anında kendimi buraya atmış olmalıyım. Allahım, buradan nasıl çıkacağım ben? Birine telefon etmek istiyorum, sabık kocama, sevgilime ya da kuzene, kim olursa olsun. Bana yardım gerekiyor. Telefonum çantamın içinde, çantam girişteki kasada. Kasanın anahtarı spor çantamın gözünde. Ve spor çantammm. Aaa onu nasıl bulacağım? Anahtar, diğer anahtar, yere düşmüş olanı gerekli bana. Bu kan deryasında onu bulmak mümkün değil. Yanaklarımda bir ıslaklık var. Ağlıyorum, nihayet ağlıyorum. Çok şanssızım.
Ne olacaksa olsun artık diyorum, dolabın üstünden iniyorum. Kanlara, beyin artıklarına basmamaya çalışarak kapıya yürüyorum. Bahtsız kadına bir kere olsun bakamıyorum. Görevlilerin bana dikkat ettiği filan yok. Belki de o kadar şanssız değilimdir. Rahime çıkıyorum. Giriş/çıkış bölümündeki kız ağlıyor. Polis ona sorular soruyor. “İntihar” kelimesi geliyor kulağıma. Ne aptalca! Tabancanın üzerinde parmak izi bulamayınca görürler hanyayı konyayı.

“Herkes çıktı mı?” diye soruyor polis. “Evet”

Peki benim dolabım! Hala üzerinde minik asma kilit bulunması gereken gerçek dolabım, kimsenin dikkatini çekmiyor mu? Ne biçim sorgulama bu. Pozisyonum müsait olsa onlara biraz ders verirdim. Minik kasalardan tarafa göz atıyorum ümitsizce. Acele et, uyumanın zamanı değil! Seni küçük sersem!

“Sizinle konuşalım biraz” zavallı hocam, çok üzgün duruyor “peki” diyor polise.

Dikkat çekmemeye çalışarak çıkıştaki döner camlı kapıya ilerliyorum,. Bir adım, bir adım daha. Belki sandığım kadar zor olmayacak. Çantam da burada kalıversin sonra alırım. Taksiye binecek param yok, telefonum yok. Kendimi çırılçıplak hissediyorum. Bunca yolu nasıl yürüyeceğim. Sızlanma hadi, paçayı kurtar salak kadın! Bir adım daha...-Acılar ilaç gibi gelir, uyanmak için birebirdir- der kuzen.

“Demek tuhaf bir kadındı” diyor polis

Tuhaf tabii, eşofmanında meymenet yoktu bir kere. Bir adım daha. Ev anahtarım da yok. Birinci evim buraya atmış kilometre. İkinci evim kapalı, sevgilim iş seyahatinde, şu saatlerde Moskova’da olmalı. Üçüncüsü? Tülin evde midir acaba? Yok yok bu asap bozukluğu ile onu çekemeyeceğim, en iyisi kuzene gitmek. O dinler beni hiç olmazsa. Sonra yatar iyi bir uyku uyurum. Son adım... Aslında uykum kaçtı, iyi mi? İlginç, hiç uykum yok. Çok zindeyim. Şimdi cam kapının içindeyim, kurtuldum, çok şanslıyım.

“Düşünsenize, tavuğu çok aptal olduğu için yemezmiş!” diyor Hoca.
..

selim06:Alıntılarda lütfen Quote tagi kullanınız!
palavra
cok guclu anlatimi olan bir hikaye
bir hayli etkileyici
sibel atasoyun du galiba!
geyikkutuphanesi
alıntı kodu içinde vermen gerekiyordu ya neyse...
BURAK_X
Uzun.Çok okumadım.Ama eminim güzeldir Very Happy
mr.emre
kkim okur bunu ?

+ quote lütfen Wink
aFamous
mr.emre wrote:
kkim okur bunu ?

+ quote lütfen Wink
sen oku diemi ? okuyanlar zaten bilirler bunu Arrow
mr.emre
aFamous wrote:
mr.emre wrote:
kkim okur bunu ?

+ quote lütfen Wink
sen oku diemi ? okuyanlar zaten bilirler bunu Arrow


quote, quote, quote Exclamation Exclamation Exclamation Exclamation Exclamation
Related topics
1 Dolar'in Sirri
Beyazperde adayı en iyi 5 bilgisayar oyunu
İllüstrasyon
Haluk Bilginer-Mustafa Kemal Atatürk-İş Bankası Reklamı
Yoksa Var mı?
Reply to topic    Frihost Forum Index -> Language Forums -> Turkish

FRIHOST HOME | FAQ | TOS | ABOUT US | CONTACT US | SITE MAP
© 2005-2011 Frihost, forums powered by phpBB.